Gerçekten de o sırada dopdolu, tam bir mutluluk vardı içimde. Gelgelelim, şimdiye kadar yaşadığım hayatın, tıpkı ortasından bölünen solucanlar gibi hep eksik olduğunu, böylece mutluluğumun da, ta derinlerde bir yerde, genelde yarım bir mutluluk olduğunu hissederdim. Acaba insan bir mutluluğu yaşarken, bunun farkına vardığı için mi mutlu oluyor, diye düşündüm. Farkına varmadan da mutlu olduğum, olmuş muydu acaba?
Hadiseler ve duygular gibi, mekânların da hakikati meydana vuran iklimleri vardır ki orada sizin, saadetinizin dili olsa, belki artık terk edilmiş, susmuş bir yeri, birdenbire kulakları sağır eden bir haykırışla doldururdu. Çünkü siz orada kendinizi birdenbire yeniden bulur ve kaç zamandır tutulmuş bir kuvveti serbest bırakarak, hatıra ve hafıza iç içe, hayatınızın sırrını keşfetmeye başlardınız. İşte ben de günümün başından beri, uyuşuk duyum organlarımla belleğimi harekete getirerek ve daha önce bilmediğim garip duyguların içine çekilerek, genç kızı takip ediyordum.
İçeriye geçtik. Evin salonu bizi soluk bir gülüş ve içe dönük bir sevinçle karşıladı. Oraya gizlice girdiğim geceyi anımsadım. Eşyalar olduğu yerde duruyordu. Duvardaki çatlakları kapatmak için asılmış posterleri ve özellikle bir kartpostalı görünce, birden, kötü ruhların hışmına mı uğradım nedir, tıpkı elektrikle yüklü bir kabloyu tutmuş gibi sarsıldım. Kartpostalın üstünde şu dizeler vardı:
“Öyle senden çok uzaklarda değilim, görmesini bilen gözlerin bakışındayım, belki sana senden daha yakın bir yerde, çarpan kalbinin her atışındayım…”
Birkaç adım attım. Ateşten bir el kalbimi sıkmaya, bütün bu karışık duygular beni ürkütmeye başlamıştı. Sonra nasıl bilmiyorum, herhalde kendi kendime hitap eder gibi:
“Bazen sabahları yatağımda huzursuzca uyanır, başımı kaldırır ve gece boyunca yağan yağmurun, tavan ve duvardaki çatlaklardan sızdığını görerek kederlenirdim,” dedim. “Hatta bir gece sağanak hiç kesilmemişti ve sabah kalktığımda yerde duran kitaplarımın tabanda biriken sularla ıslandığını fark edip çok üzülmüştüm.”
Bilmem hakikaten bu sözler dudaklarımdan döküldü mü? Lakin o işitti. Çünkü fazla samimi ve içten gelme olduğu, söyleyiş tarzımdan belliydi. Bu vaziyetim de, nicedir susmak için dizginlerini çeken genç kızı harekete getirdi:
“Evet…” dedi, “Lütfen anlatın sizi dinliyorum.”
Kuşkusuz beni daha fazla söyletmek, derdimi anlamak istiyordu. Çünkü sözlerim gibi iç çekişlerim de kalbimin derinliklerinden geliyordu. Orada öylece, kartpostalın önünde durmuş, manevi bir etki altında bakıyor, durmadan bakıyordum. Genç kız bakışımın sonunu bekliyordu.
“Fakat nedir ki tüm bunlar?” diyerek, birden bir soru sordum kendime. Sessizlik içinde biraz yüksek çıkan sesim odanın ortasında öyle bir yankı yaptı ki, hani, artçı bir sarsıntı olmuş gibi, ikimiz de irkildik. Adeta kendi kendimden ürküyordum. Yüzüme hücum eden kanın farkındaydım, neredeyse bayılacak gibiydim. Bilmem gerçekten de ben de, benden başka bir Rüzgâr daha mı vardı? Yoksa içinde ben olmaksızın ben de olan bu şey, ben olabilir miydim? Belki de sadece fiziksel organlarımın bir oyunu, fikrimin hiç de karışmadığı bir oyunun içindeydim.
Aşkın da şifreleri vardır, sanırım kalbim bunu çözdü ama hadiselerin dayandığı sebepleri kavrayamadı; zaten o sebepler anlaşılmış olsaydı, hayatımda bir dönüm teşkil edecekti. Kuşkusuz orada tanıdık sesler, kokular, resimler arasında dolaşıyordum ve bunlara bağlı eski duygularım, bir sel gibi, boydan boya evin içine yayılmak istiyor, artık bir böcek gibi kozasını zorluyordu. Çünkü içerideki tüm eşyada yalnız benim bildiğim birçok canlı gölgeler hareket ediyordu. Galiba aklım, eskiden çok üzülmüş kalbimi korumak için gene derhal duruma müdahale etti. Amma ne olsa, orada her şey bir hatırayı yeniden canlandırıp, bir macerayı ikaz ederek, gökler gibi mavi, yakut gibi kırmızı ve zümrüt gibi yeşil renkler ibate ediyordu
İçimdeki karışıklığı hisseden genç kız üstelemekten çekinmiş olmalı; çünkü ortalığın dağınıklığına bakarak, odada bir aşağı bir yukarı dolaşıyor ve bu sırada şikâyet ediyordu:
“Aslında her gün topluyorum ama görüyorsun işte... Gene de her şey darmadağınık!”
Dediğim gibi ruhumda hem istem dışı, hem de sıra dışı bir şeyler oluyordu. Fakat bunu o dakikalarda pek açık bir surette görecek halde değildim. Galiba karşıma birdenbire çıkan eşyalar o evde var olan her şeyi, yaşadığım şimdiki anı da yok ederek, ruhumu basbayağı geçmiş zamana döndürmüş, birdenbire şimdiyi geçmiş gibi yaşamaya başlamıştım. Artık baktığım, dokunduğum her şey, her geçen dakikayla birlikte, bana hem daha geniş, hem de aydınlık görünüyordu. Tıpkı çocukluğumdaki siyah-beyaz fotoğraflara bakarken olduğu gibi, içerideki eşyalara da şuur altımdaki bin türlü düşünceyle bakıyor ve bir zaman sonra gördüğüm, ince tüllerle örtülmüş bir aynanın kırık çizgileri arasında, bulanık ama esrarlı, karışık ama cezbedici, tutarsız ama şiirli bir şeyler sezinliyordum. Belleğimdeki sisli bir nokta, ara sıra netleşecek gibi oluyor, ancak çok sürmeden her şey gene flu bir görüntü alıp karanlığa gömülüyordu. Ben teyzeme ait bu dairenin delikanlılığımda kullandığım daire olduğunu, eşyaların da o zamanlar kullandığım eşyalar olduğunu bilmiyor değildim; ille velakin hissettiğim şeylerle o nesneler arasında, akla yakın bir münasebet yoktu. Tepemizdeki tozlu ampulde, ikimizi aydınlatan ışıkta bile var olan bu hissi ben, sonraları şöyle tarif etmeye çabalayacaktım:
“Zamanın uğramadığı, değiştiremediği bir yerde olduğumu duyuyordum ama içimdeki bulmaca çözücüsü, parçaları bir türlü tamamlayamıyordu. Gördüğüm ve dokunduğum her şey önce yüreğimde, nereye çıkacağı belli olmayan bir sokağın köşesinde durur gibi bekliyor, sonra sürüden ayrılmış bir keçi gibi gelip hayatıma karışıyor, nihayet bendeki en hassas yere dokunup en hissi bir şeyi geri çağırıyordu!”
Genç kız etrafı alelacele toparlayıp da, elini beline koyunca, iki adım ötemde ayakta durdu ve memnun memnun içini çekti.
“Evet, kuşkusuz böyle daha iyi oldu! ”dedi.
Onunla baş başa bir evin içinde yalnız olduğumdan, sanki kaybettiği oyuncağına kavuşmuş ve teselli bulmuş bir çocuk gibiydim. Yüz defa boynuna atılacak bir duruma geldiğim halde kendimi tutuyordum. Belki de senelerdir kalbimde buğuları yükselen hasret artık o evin içinde, genç kızın kollarında bir son bulmalıydı…