ALTINA HÜCUM

Çocukluğumuzun TRT 1 döneminde pazar sabahları saat 10.30'da kovboy filmleri yayınlanırdı.

Ailece oturur, büyük bir heyecanla izlerdik. Bu filmlerde neredeyse istisnasız şekilde Kızılderililer kötü, Amerikalılar ise iyi ve kahraman olarak gösterilirdi. Oysa gerçekte durum tam tersiydi. Bir milletin yurdunu işgal ediyor, insanlarını öldürüyor, doğal kaynaklarını ele geçiriyor; ardından da tarihe kahraman olarak yazılıyordunuz. Bugün dünyada yaşanan birçok gelişmeye baktığımızda, benzer senaryoların farklı şekillerde tekrarlandığını görmek mümkün.

Tarih boyunca ekonomik güç ile siyasi güç birbirinden hiç ayrılmadı. Amerika Birleşik Devletleri'nin iki başkanı, Abraham Lincoln ve John F. Kennedy'nin kendi para sistemlerini oluşturmak, merkez bankası üzerindeki devlet kontrolünü artırmak ve finans çevrelerinin baskısından kurtulmak istedikleri yönünde çeşitli iddialar bulunmaktadır. Her iki başkanın da suikasta kurban gitmesi, bu tartışmaların günümüzde de devam etmesine neden olmaktadır.

İkinci Dünya Savaşı'nın ardından dünya yeni bir döneme girdi. Bazı yorumlara göre, savaş sonrasında Sovyetler Birliği ekonomik olarak desteklenerek ABD'nin karşısında Soğuk Savaş'ın ikinci kutbu hâline getirildi. Böylece iki süper güç arasındaki rekabetten küresel sermaye çevreleri kazanç sağlamaya devam etti.

Daha sonra savaşın yıkımını yaşayan Japonya ekonomik olarak ayağa kaldırıldı. Kısa sürede teknoloji alanında büyük bir atılım gerçekleştiren Japonya, dünyanın en önemli üretim merkezlerinden biri oldu. 1980'li yılların Amerikan filmlerinde sıkça gördüğümüz JVC, Toshiba, Sony ve Toyota gibi markalar bunun en somut örnekleriydi.

Sonraki durak ise Çin oldu. Büyük sermaye grupları ve küresel şirketler üretimlerini Çin'e taşıdı. Çin, kısa süre içerisinde dünyanın üretim üssü hâline geldi. Ancak hesaplanmayan bir gerçek vardı. Çin, yalnızca üretim yapan bir ülke olmak istemedi; zamanla kendi ekonomik ve stratejik hedeflerini oluşturmaya başladı.

Bugün ise küresel üretim merkezinin yavaş yavaş Mısır'a kaydığı yönünde değerlendirmeler yapılıyor. Birçok uluslararası marka üretim tesislerini bu ülkeye taşımaya başladı. Türkiye'de de bunun örneklerini görmek mümkün. Aksaray'daki bazı üretim tesislerinin kapanması ve yatırımların Mısır'a yönelmesi bu değişimin dikkat çeken örneklerinden biridir.

Gelelim altına...

Bugün Çin'in altın politikası dikkatle takip ediliyor. Çin Merkez Bankası son 20 aydır düzenli olarak altın alımı yapıyor. 2023 yılından bu yana gerçekleştirdiği en yüksek aylık alım ise 15 ton olarak kayıtlara geçti. Çin, fiyat yükseldiğinde alımlarını yavaşlatıyor; fiyat düştüğünde ise hızlandırıyor. Çünkü Çin fiyatı değil, elindeki altın miktarını önemsiyor.

Peki, Çin bu kadar altını ne yapacak?

Yaklaşık yüz yıldır altının uluslararası fiyatı ağırlıklı olarak Londra ve New York piyasalarında belirleniyor. Çin ise Hong Kong'da kendi altın takas sistemini kuruyor. Yani yalnızca altın toplamıyor; aynı zamanda altın fiyatlamasında söz sahibi olacak yeni bir merkez oluşturmayı hedefliyor.

Diğer taraftan Goldman Sachs ve Deutsche Bank gibi büyük finans kuruluşları zaman zaman altın fiyatlarına ilişkin tahminlerini aşağı yönlü revize ediyor. Bu durum küçük yatırımcıyı tedirgin edebilir. Ancak aynı dönemde Çin'in rekor seviyede altın alımlarını sürdürmesi dikkat çekiyor.

İşin bir de görünmeyen tarafı var. Çin ekonomisindeki yavaşlama nedeniyle petrol talebi zayıflarken, Suudi Arabistan'ın Asya pazarına indirimli petrol satması da bunu destekleyen gelişmelerden biri olarak değerlendiriliyor. Ekonomik belirsizlik dönemlerinde ise ülkeler, kimsenin borcu olmayan ve hiçbir ülkenin sınırsız şekilde üretemeyeceği bir varlık olan altına yöneliyor.

Rusya-Ukrayna Savaşı'nın başlamasının ardından Batılı ülkelerin Rusya'nın yaklaşık 300 milyar dolarlık rezervini dondurması, Çin açısından önemli bir mesaj niteliğindeydi. Bu gelişmenin ardından Çin'in altın rezervlerini artırmaya hız verdiği görülüyor.

Tüm bu gelişmeleri bir araya getirdiğimizde ortaya farklı bir tablo çıkıyor. Ekonomisi yavaşlayan, dolara olan güvenini azaltan Çin; bir yandan altın rezervlerini büyütüyor, diğer yandan altının fiyatlanacağı alternatif bir finans merkezi oluşturuyor. Bu, yalnızca bir rezerv politikası değil; uzun vadede dolar merkezli sisteme alternatif oluşturabilecek yeni bir ekonomik düzenin temelleri olarak değerlendirilebilir.

Bugün altın fiyatlarının düşmesine odaklananlar, belki de asıl büyük resmi gözden kaçırıyor. Siz fiyata bakarken, Çin sistemi inşa ediyor olabilir.

Peki Çin, yıllardır süregelen bu küresel düzeni değiştirip kendi sistemini kurabilir mi?

Bana göre kararlı ve sağlam adımlarla bu hedef doğrultusunda ilerliyor.

Temennimiz ise bütün bu küresel güç mücadelelerinin arasında ülkemizin huzurunu, birliğini ve refahını koruması; milletçe sağlıklı, huzurlu ve güzel günler yaşamamızdır.