50+1'LİK CUMHURBAŞKANLIĞI SEÇİMİNE KİLİTLENMEK VARKEN…

Asıl Gündem Nedir?

Son dönemde ana muhalefette yaşanan tartışmalar, fikir ve program farklılıklarından çok kişiler etrafında şekilleniyor. Oysa siyasi partilerin gücü, belirli isimlere bağlılıklardan değil; ortak hedefler etrafında toplumu bir araya getirebilme kapasitesinden gelir.
Bugün yaşanan tartışmaların önemli bir bölümü, Türkiye'nin geleceğinden çok hangi ismin öne çıkacağı üzerine yoğunlaşmış durumda. Bu durum, asıl gündemin geri planda kalmasına neden oluyor.
Seçmen, Siyasi Aktörlerin Mülkiyeti Değildir
Siyasi aktörler çoğu zaman kendi etkilerini olduğundan büyük görme eğilimindedir. Oysa seçmen davranışı, parti içi dengelerden ve siyasi hesaplardan bağımsız olarak da şekillenebilir.
Bugün farklı isimler etrafında saflaşanlar, yarın ortaya çıkabilecek güçlü bir toplumsal eğilimi kendi tercih ettikleri başka bir adaya kolaylıkla yönlendirebileceklerini varsaymamalıdır. Örneğin, CHP tabanında olduğu kadar genel muhalif seçmen içinde, hatta iktidar seçmeninin bir bölümünde de Mansur Yavaş örneğinde görüldüğü gibi belirli bir aday etrafında güçlü bir destek oluşmuşsa; bugün ayrışan grupların yarın farklı bir adayı işaret etmeleri, bu desteğin aynı ölçüde o adaya taşınacağı anlamına gelmez.
Çünkü siyasi aktörler seçmenleri temsil eder; seçmenler siyasi aktörlerin mülkiyeti değildir. Tabanın iradesi ile kadroların tercihleri her zaman aynı doğrultuda ilerlemez. Yakın siyasal tarihimiz bunun sayısız örneğiyle doludur.
50+1: Bir Parti Yarışından Fazlası
Cumhurbaşkanlığı seçimi, sıradan bir parti içi yarış değildir. Yüzde 50+1 sistemi, yalnızca partilerin değil, toplumun geniş kesimlerinin desteğini alabilecek adayları ve politikaları zorunlu kılmaktadır. Bu nedenle mesele, sadece iktidar olmak değil; ülkenin yönetim biçimini ve geleceğini belirleyecek ölçüde stratejik bir nitelik taşımaktadır.
Eğer yaşanan ayrışmalar ideolojik farklılıklardan veya adaylar arasındaki belirgin siyasi tercih farklılıklarından kaynaklansaydı, bu durum demokratik siyasetin doğal bir sonucu olarak değerlendirilebilirdi. Ancak bugün görünen tablo bu değildir.
CHP'ye yönelik çok yönlü operasyonel baskıların varlığı kamuoyunun malumudur. Son olarak gündeme gelen "mutlak butlan" tartışmaları da, Cumhurbaşkanlığı seçimine giderken fiilen parçalı bir muhalefet tablosunu fazlasıyla besleme riskini taşımaktadır.
Buna rağmen ana muhalefetin, yüzde 50+1 gerçeğini merkeze almak yerine karşılıklı şahsi suçlamalara ve parti içi hesaplaşmalara yönelmesi; kimi çevrelerin attığı kıvılcımları harlayarak, tam da karşılarındaki siyasi mühendislik arayışlarının ekmeğine yağ sürmektedir.
Parti İçi Mücadele mi, Ortak Hedef mi?
Burada sorgulanması gereken bir başka gerçek daha vardır: Operasyonel hamlelere karşı, ana muhalefetin donanımlı insan kaynağını ve siyasal aklını öne çıkarmak yerine, amigo tarzı ucuz söylemlere teslim olmasıdır. Parti içi mücadele, asıl amacın önüne geçmiş; bu süreçte olumsuz bir sınav verilmiştir.
Toplumda oluşan güçlü bir yönelim varsa, onu görmezden gelmek ya da başka bir yöne taşımaya çalışmak çoğu zaman beklenen sonucu vermez.
Oysa mesele; ülkenin kaderini belirleyecek Cumhurbaşkanlığı seçimine giderken, parti içinde kimin daha güçlü olduğu değil; toplumda hangi yaklaşımın ve hangi adayın gerçek karşılık bulduğudur.
Asıl Soru
Anlaşılan o ki parti içi kamplaşmaların ötesine geçerek seçmenin gerçek beklentilerini doğru okuyabilme yetisi, parti içi çekişmelere kurban edilmiştir.
Ayrışan gruplar kendi pozisyonlarını değiştirebilir; ancak seçmenin tercihlerini aynı kolaylıkla değiştiremezler.
Cumhuriyet'in geleceği, siyasi aktörlerin bireysel hesaplarından daha büyük bir meseledir.
Bu nedenle asıl soru, hangi ismin kimi desteklediği değil; toplumun ne istediği ve bu iradenin ne kadar doğru okunabildiğidir.
Siyasetin başarısı da burada belirlenir: Topluma yön vermeye çalışmakta değil, toplumun yöneldiği istikameti doğru okuyarak o yönelim üzerinden ortak bir çıkış yolu oluşturabilmektedir.